
“Çok acı çekti, o yüzden olgunlaştı.” Bu cümleyi muhtemelen en az bir kere duydunuz…
Sanki hayatın bize verdiği her yara, cebimize otomatik olarak biraz bilgelik koyuyor. Sanki insan ne kadar kırılırsa o kadar derinleşiyor; ne kadar kaybederse o kadar olgunlaşıyor; ne kadar acı çekerse başkalarını o kadar iyi anlıyor.
Peki gerçekten öyle mi, acı insanı olgunlaştırır mı?
Bence hayır. En azından tek başına değil.
Çünkü acı, insanı derinleştirebildiği kadar sertleştirebilir de. İçine kapatabilir, güvensizleştirebilir, öfkelendirebilir. Bazen insan acıdan bilgelikle değil, savunmayla çıkar.
Dolayısıyla mesele acı çekmek değil; mesele, acıyla ne yaptığımızdır.
Acı bir öğretmen değildir; bazen yalnızca acıdır. Toplum olarak acıya romantik bir anlam yüklemeyi seviyoruz.
“Her şeyin bir nedeni vardır.”
“Yaşadıkların seni güçlendirdi.”
“Çektiğin acılar seni sen yaptı.”
Bunların bir kısmı insana umut verebilir. Fakat psikolojik açıdan bakıldığında tehlikeli bir tarafı da vardır. Çünkü her acının insanı güçlendirdiğini söylemek, acının kendisini kutsamaktır. Oysa travma yaşayan herkes travmadan güçlenerek çıkmaz.
Bazıları daha korkak olur.
Bazıları insanlara güvenemez.
Bazıları terk edilmemek için kendinden vazgeçer.
Bazıları kontrol etmeye başlar.
Bazıları duygularını dondurur.
Bazıları ise acısını başkalarına aktarır.
Demek ki acı tek başına dönüştürücü değildir.
Acının nasıl işlendiği önemlidir.
İnsan yaşadığı şeyi anlamlandırabildiğinde, onunla yüzleşebildiğinde, duygusunu bastırmak yerine taşıyabildiğinde ve yaşadığı deneyimin bütün kimliğini ele geçirmesine izin vermediğinde başka bir şey ortaya çıkar: Psikolojik derinlik.
Jung’un “Yaralı Şifacısı”
Carl Gustav Jung‘un “Yaralı Şifacı” imgesi tam da burada anlam kazanır. Yunan mitolojisindeki Kheiron, başkalarına şifayı öğreten bilge bir kentavrdır (Antik Yunan mitolojisinde insan gövdeli ve başlı, at gövdeli bir mitolojik varlık.). Kahramanları yetiştirir, hekimlik ve şifa bilgisini aktarır. Fakat kendisi iyileşmeyen bir yarayla yaşar.
Ne kadar güçlü bir paradoks: Başkasının yarasını iyileştirebilen, kendi yarasını taşıyan biri. Fakat Kheiron’un hikayesini romantikleştirerek “Yaralı olmak insanı şifacı yapar.” sonucuna varmak kolaycılık olur. Çünkü insanın yarası onu otomatik olarak bilge yapmaz.
Yarasıyla yüzleşmesi onu değiştirebilir.
Bir terapistin kendi terk edilme hikayesi olabilir.
Bir öğretmenin çocuklukta yaşadığı değersizlik duygusu olabilir.
Bir yöneticinin geçmişte maruz kaldığı dışlanma deneyimi olabilir.
Bir annenin kendi çocukluğundan taşıdığı sevgisizlik olabilir.
Bu deneyimler kişiye başkalarının acısını fark etme konusunda bir hassasiyet kazandırabilir. Ama aynı yara işlenmemişse tam tersine kişinin karşısındaki insanı gerçekten görmesini engelleyebilir. Çünkü bazen karşımızdaki kişinin hikayesini değil, kendi hikayemizin yankısını duyarız. İnsan bazen başkasının yarasını, kendi yarasının yankısından tanır. Bu cümle psikolojik açıdan oldukça önemlidir.
Birinin terk edilme korkusunu görürüz ve kendi terk edilme korkumuz harekete geçer.
Birinin değersizlik duygusunu görürüz ve kendi değersizliğimizle karşılaşırız.
Birinin yalnızlığını görürüz ve yıllardır kaçtığımız yalnızlığımızı hatırlarız.
Sonra ona yardım ettiğimizi zannederken aslında kendi geçmişimizi iyileştirmeye çalışabiliriz.
İşte burada empati ile özdeşleşme arasındaki sınır önem kazanır.
Empati: “Senin ne hissettiğini anlamaya çalışıyorum.” der.
Özdeşleşme ise: “Senin yaşadığın şeyi ben biliyorum; çünkü ben de yaşadım.” der.
İkisi aynı şey değildir: Gerçek şifa, karşısındaki insanın acısını kendi acısıyla kapatmadan onun yanında kalabilmektir.
Peki acı ne zaman derinliğe dönüşür? Belki de soruyu değiştirmemiz gerekiyor.
“Acı insanı derinleştirir mi?” yerine: “İnsan acısını nasıl derinliğe dönüştürebilir?” diye sormalıyız. Çünkü acının kendisi yalnızca bir deneyimdir. Onu anlamlandırmak ise psikolojik bir süreçtir.
Bir insan yaşadığı kayıptan sonra: “Hayat artık anlamsız.” diyebilir.
Bir başkası: “Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu fark ettim.” diyebilir.
İki insan da kaybetmiştir. Fakat kaybın zihinlerinde oluşturduğu anlam farklıdır. İşte dönüşüm burada başlar. Psikolojik büyüme, yaşanan acının büyüklüğünden çok, kişinin o deneyimle kurduğu ilişkinin değişmesiyle ilgilidir.
Yara kapanmayabilir, belki de iyileşmeye ilişkin en büyük yanılgımız budur. İyileşmeyi yaranın tamamen kapanması zannediyoruz.
Oysa bazı yaralar kapanmaz.
Bazı kayıplar unutulmaz.
Bazı çocukluk deneyimleri insanın hafızasından hiçbir zaman silinmez.
Bazı insanların yokluğu hayatımız boyunca hissedilir.
Ama iyileşmek her zaman unutmak değildir.
Bazen iyileşmek: “Bu yaşandı ama artık bütün hayatımı yönetmiyor.” diyebilmektir.
Yara hala vardır fakat artık direksiyonun başında değildir.
Orpheus’un Dönüşü
Yunan mitolojisinin Orpheus‘u yeraltına, kaybettiği Eurydike‘yi geri almak için iner.
Tek bir şart vardır: Çıkış yolunda arkasına dönüp ona bakmayacaktır ama Orpheus dayanamaz, tam çıkışa yaklaşmışken arkasına döner ve Eurydike yeniden kaybolur. Bu hiakaye yalnızca bir aşk ve kayıp hikayesi değildir. Psikolojik bir metafor olarak da okunabilir.
İnsan bazen geçmişine o kadar sık bakar ki geleceğe yürümeyi unutur.
“Keşke…”
“Ya şöyle olsaydı…”
“Neden bunu yaşadım?”
“Bunu bana neden yaptılar?”
Geçmişi anlamaya çalışmak değerlidir fakat geçmişte yaşamaya başlamak başka bir şeydir. Geçmişi anlamak iyileştirici olabilir; geçmiş tarafından yönetilmek ise insanı orada tutabilir.
Acı Bizi İyi İnsan Yapmaz
Belki de söylememiz gereken en rahatsız edici gerçeklerden biri budur. Acı çekmiş olmak kimseye otomatik olarak empati hakkı vermez. Çok acı çekmiş insanlar da başkalarını incitebilir. Çocukluğunda şiddet görmüş biri şiddeti sürdürebilir. Terk edilmiş biri terk edebilir. Değersiz hissettirilmiş biri başkalarını değersizleştirebilir. Çünkü insan bazen kendisine yapılanı iyileştirmek yerine tekrar eder.
Bu yüzden: “Ben çok acı çektim.” tek başına bir erdem değildir. Erdem kişinin “Çektiğim acıyla ne yaptım?” sorusunu kendisine sorması ile şekillenir.
Bazı insanlar yaralarından duvar örer, acı herkesi derinleştirmez, bazılarını kalınlaştırır. İnsan incinmemek için duygularını kapatır. Bir daha güvenmemek için kimseyi yaklaştırmaz. Bir daha terk edilmemek için önce kendisi terk eder. Bir daha kontrolünü kaybetmemek için herkesi kontrol etmeye çalışır ve zamanla savunmalar karakter gibi görünmeye başlar, “Ben böyleyim.” İle son bulur.
Oysa bazen “karakter” dediğimiz şey, yıllar önce hayatta kalabilmek için geliştirdiğimiz bir savunmadır. İnsan iyileştikçe bazı kişilik özelliklerinin aslında kişiliği değil, eski yarasının stratejileri olduğunu fark edebilir.
Gerçek derinlik, acıyı başkasına aktarmamaktır ki bana göre gerçek olgunluk burada başlar.
Canımız yandığında başkasını yakmamak.
Terk edildiğimizde terk etmeyi öğrenmemek.
Bize bağırıldığında bağırmayı normalleştirmemek.
Sevilmediğimizde sevgisizliği miras bırakmamak.
Kırıldığımızda kırmayı bir savunma biçimine dönüştürmemek.
İşte o zaman yara başka bir şeye dönüşür.
Deneyime.
Deneyim ise zamanla bilgiye.
Bilgi farkındalığa.
Farkındalık da bazen bilgeliğe.
Belki de gerçek şifacı kusursuz değildir!
Gerçek şifacı hiç yaralanmamış kişi değildir.
Kendi karanlığını tanıyan kişidir.
Kendi tetikleyicilerini bilen…
Kendi sınırlarını fark eden…
Kendi acısının başkasının hikayesini ele geçirmesine izin vermeyen…
Ve en önemlisi, karşısındaki insanı “kurtarmak” yerine onun yanında kalabilen kişidir.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı büyük cevaplar değildir.
Bazen yalnızca birinin: “Burada ve yanındayım.” demesine ihtiyacı vardır.
Son Söz
Acı insanı derinleştirir mi?
Bazen.
Ama acının kendisi değil.
Acıyla yüzleşmek…
Acıyı inkar etmemek…
Acının bütün kimliğimizi ele geçirmesine izin vermemek…
Yaşadıklarımızı anlamlandırmak…
Ve bütün bunların sonunda başkasının acısına daha dikkatli, daha mütevazı ve daha insanca yaklaşabilmek…
Bizi derinleştiren şey belki de budur.
Çünkü bazı yaralar kapanmaz.
Ama insan bir gün şunu öğrenebilir: Yaram benim hikayemin tamamı değil.
Ben yalnızca başıma gelenlerden ibaret değilim.
Geçmişim beni açıklayabilir ama beni bütünüyle tanımlamak zorunda değildir.
Gerçek iyileşme yaranın bütün hikayeyi yazmasına izin vermediğimiz yerde başlar. Kheiron kendi yarasını iyileştiremedi belki ama yarasının içinden bir bilgelik doğdu.
Belki insan ruhunun umudu da burada saklıdır: Bazı acılar bizi değiştirmez.
Onlarla kurduğumuz ilişki bizi değiştirir.
Ve bazen insan, en çok yaralandığı yerden değil; yarasından geçerek başkasına uzanabildiği yerden iyileşmeye başlar.
BENZER HABERLER