
Karne günü, evin içine tuhaf bir sessizlik bırakır. Karnenin içindeki rakamlar bazen sevinci taşır, bazen hayal kırıklığını. Ama çoğu zaman şunu unutturur: O kağıt, çocuğun “kim” olduğunu değil, bir dönemin “nasıl geçtiğini” söyler. Ve belki de asıl sınav, notlardan çok o karne açıldığında yetişkinlerin verdiği tepkide başlar.
Çünkü karne, çocuğun odasına değil; ailenin diline düşer. “Nasıl oldu?” “Neden böyle?” “Bak arkadaşın…” “Bu kadar mı çalıştın?” Cümleler hızlanırsa, çocuk yavaşlar. Savunmaya geçer, içe kapanır ya da öfkeyle bağırır. Ve o an, çoğu evde aynı yanlış gerçekleşir: Performans konuşulurken, çocuk “etiketlenir”. “Tembelsin.” “Dikkatsizsin.” “Başarısızsın.” Oysa psikolojinin en sade gerçeği şudur: Davranışlar değiştirilebilir; kimlik etiketlenirse değişim ihtimali düşer.
Karne gününü bir “mahkeme günü”ne çevirmeye çok yatkınız. Hakim de biz oluruz, delil de notlar. Çocuk ise bir anda sanık. Fakat çocuk dediğimiz varlık, dosyası kabarık bir yetişkin değildir; gelişen bir zihin, şekillenen bir benliktir. Ve benlik, en çok da “kabul edildiği” yerde büyür. Kötü karne, çocuğun daha az sevileceği bir gün olmamalı. Tam tersine, daha çok anlaşılacağı bir gün olmalı.
Bu noktada ailelere küçük ama etkili bir önerim var: karne açıldığı ilk on dakika… O on dakikayı bir “duygu düzenleme aralığı” olarak görün. Çok iyi karne gelmiş olsa bile, aşırı coşkunun “şimdi hep böyle olmalısın” baskısına dönüşmesine izin vermeyin. Çok kötü karne gelmiş olsa bile, öfkenin “demek ki sen böylesin” hükmüne dönüşmesine… Bir nefes. Bir bardak su. Bir “Ben buradayım.” Çünkü önce ilişki gelir; sonra çözüm.
İyi karne alan çocukla ilgili de bir yanılgımız var. “Zekisin” diyerek övdüğümüzü sanırız. Oysa “zeka” övgüsü, başarıyı kontrol edilemez bir şeye bağlayıp çocuğu kırılganlaştırabilir: Ya bir gün “zeki değilsem” korkusu? Daha sağlıklısı, süreci övmektir: “Düzenli tekrar yaptın.” “Zorlandığın yerde yardım istedin.” “Planına sadık kaldın.” Bu cümleler çocuğa şunu öğretir: Başarı, şans değil; davranış ve stratejiyle gelir.
Kötü karne alan çocukla ilgili en büyük hatamız ise cezayı çözüm sanmak. “Telefonu alıyorum!” “Tatil yok!” “Dışarı çıkmak yasak!” Ceza, bazen sessizlik üretir; ama çoğu zaman öğrenme üretmez. Asıl soru şu olmalı: Bu sonuç hangi koşullarda oluştu? Uyku nasıl? Ekran süresi nasıl? Kaygı var mı? Dikkati sürdürmekte zorlanıyor mu? Çalışma ortamı uygun mu? Öğretmen-arkadaş ilişkileri nasıl? Bir çocuğun notu düşüyorsa, bazen matematik değil; motivasyon, kaygı, dikkat, aile içi iklim, hatta beden ritmi konuşur.
Evet, karne konuşulmalı. Ama “yargı” diliyle değil; “merak” diliyle. “Neden böyle oldu?” yerine “Nasıl bu noktaya geldik?” sorusu, suçluluğu değil sorumluluğu büyütür. Ve sonra, büyük hedefler değil; küçük ve uygulanabilir adımlar. Bir çocuk için “Bu dönem her şey değişecek” demek, çoğu zaman “hiçbir şey değişmeyecek” demektir. Oysa “Her gün 20 dakika tekrar” gibi bir hedef, gerçek bir kapıdır. Psikoloji bazen büyük cümleler değil, küçük alışkanlıklar ister.
Karne gününün en zehirli iki misafiri ise kıyas ve utançtır. “Kuzenin kaç aldı?” sorusu, çocuğun zihninde şu cümleye dönüşür: “Ben yetmiyorum.” Utanç ise öğrenmenin düşmanıdır; çocuk utandığında derse yaklaşmaz, dersten kaçar. O yüzden karne günü “kıyas” değil “kıymet” günü olmalı. Çocuğun çabası, niyeti, zorlandığı yerler ve güçlü yanları konuşulmalı. Çünkü her çocuk, aynı yerden başlamaz.
Burada çocuklara da bir şey söylemek isterim: Karne senin kimliğin değil, pusulan. Bazen pusula kuzeyi doğru gösterir, bazen sapar; ama asıl mesele, senin yola devam etmen. “Ben yapamıyorum” cümlesini bir süreliğine “Henüz yapamıyorum”la değiştir. Beyin öğrenirken hata yapar. Hata, senin kötü olduğunu değil; yöntemin değişmesi gerektiğini söyler.
Karne günü, evlerde iki farklı hikaye yazabilir. Birincisi: Notlar yükselir ama çocuk küçülür; “değer” notlara bağlanır. İkincisi: Notlar düşer ama çocuk büyür; çünkü anlaşıldığını hisseder, bir planı olur, yalnız olmadığını bilir. Hangisini seçeceğimiz, zarfın içinden çok bizim ağzımızdan çıkar.
Belki karne günü kendimize şu soruyu sormak iyi gelir: “Ben bu çocuğa bugün ne öğrettim?” Eğer cevabımız “Sevilmek için başarılı olmak zorundasın” ise, kaybettiğimiz şey notlardan büyük. Ama cevabımız “Hata yapabilirsin, öğrenebilirsin, birlikte toparlarız” ise… İşte o zaman karne, gerçekten eğitimin bir parçasına dönüşür.
Çocuklar bugün karne alıyor. İyi olan da var, zorlanan da. Ama en çok da şunu hatırlayalım: Çocukların aklında kalan şey notlar değil; o notlar konuşulurken kendilerini nasıl hissettikleridir. Ve bazen bir dönemi kurtaran, bir cümledir: “Ben senin yanındayım.”
Etiketler: Tugay YazganBENZER HABERLER