logo

TUGAY YAZGAN VELİLERE SESLENDİ: ŞİMDİ OKULLU OLDUK…

“Şimdi okullu olduk…” Çocukken neşe ile söylediğimiz bu şarkı galiba farkında olmadığımız bir kaygı ile başa çıkma marşıydı!..
Yeni çanta, yeni kalemler, yeni arkadaşlar, yeni bir sınıf…
Oysa bugün biliyoruz ki okulun ilk günü, bazı çocuklar için yalnızca yeni bir başlangıç değil; hayatlarının ilk büyük ayrılıklarından biri.
İlk kez evden çıkmak, ilk kez anne/babadan uzaklaşmak, ilk kez tanımadığı insanların arasında kalmak ve belki de kendisini güvende bir ortama ilk defa girmek. Bazı çocuklar için bu, küçük bir macera değil; kocaman bir kaygıdır.
Çocuk ağlar, “Gitmek istemiyorum.” der.
Annesinin elini bırakmaz, karnı ağrır, başı ağrır, midesi bulanır.
Bazen de hiçbir şey söylemez; sadece annesine biraz daha sıkı sarılır.
Çünkü çocuk aslında “okuldan” korkmuyor olabilir.
Belki de asıl korktuğu şey, güvende olduğu yerden ayrılmaktır.
Bu yüzden ona:
“Bir şey yok.”
“Bak herkes gidiyor.”
“Artık büyüdün, ağlama.”
demek yerine; “Biliyorum, ayrılmak sana zor geliyor, burası güvenli bir yer, ben seni almaya geleceğim.” demek gerekir.
Bilmenizi isterim ki çocuk o anda yalnızca ağlamıyor; henüz adını koyamadığı bir duyguyu düzenlemeye çalışıyor: Ayrılık kaygısı!
Yukarıda yazdığım (Ağrı, bulantı…) psikosomotik belirtiler özellikle ilk kez okul deneyimi yaşayan çocukta, “Annem giderse ne olur?”, “Beni bırakıp gider mi?”, “Burada yalnız kalırsam ne yaparım?” gibi henüz kelimelere dökemediği soruların bedensel ve duygusal karşılığıdır.
Bir yetişkin için birkaç saatlik ayrılık son derece sıradan olabilir. Ama çocuk zamanı yetişkin gibi algılamaz. “Akşam geleceğim” cümlesi onun zihninde henüz somut bir karşılığa sahip olmayabilir. Bu nedenle çocuğun ağlaması çoğu zaman okula gitmek istememekten çok, güven duyduğu kişiden ayrılmanın yarattığı belirsizliğe verilen bir tepkidir. Bu nedenle çocuğun duygusunu susturmaya çalışmak yerine önce onu anlamlandırmak gerekir.
“Korkuyorsun, çünkü burası sana yabancı, benden ayrılmak da sana zor geliyor. Bunu anlıyorum.”
Bu cümle çocuğa “Korkmamalısın.” mesajı vermez. Tam tersine, “Korkman anlaşılabilir ve bu duyguyla baş edebilirsin.” mesajını verir. Psikolojik olarak önemli olan da budur.
Çünkü çocuğa sürekli “Korkacak bir şey yok.” dediğimizde, istemeden şu mesajı verebiliriz: “Demek ki korkmam yanlış. Demek ki hissettiğim şeyi göstermemeliyim.”
Oysa duygusal dayanıklılık, korkunun hiç yaşanmamasıyla değil; korkunun yaşanabileceğini ve buna rağmen hayatın devam edebileceğini öğrenmekle gelişir.
Bir başka kritik nokta da ebeveynin kendi kaygısıdır.
Çocuk okul kapısında ağlarken annenin gözleri doluyor, baba sürekli arkasına bakıyor, “Acaba yapabilecek mi?” diye tereddüt ediyorsa çocuk yalnızca kendi duygusunu değil, ebeveyninin dünyaya ilişkin mesajını da okur.
Çocukların duygusal radarları son derece hassastır. Bazen söylediklerimizi değil, söylemeden önce yüzümüzde taşıdığımız kaygıyı algılarlar. Bu nedenle ebeveynin görevi çocuğu hiç üzülmeyecek hale getirmek değildir.
Görevi, çocuğa şu deneyimi yaşatmaktır: “Annemden ayrıldım, zorlandım. Belki ağladım. Ama başıma korkunç bir şey gelmedi. Annem geri geldi. Ben de bu süreci atlattım.”
İşte güven böyle oluşur. Güven, çocuğa “Hiçbir şey kötü olmayacak.” sözünü vermek değildir. “Bir şey zor olduğunda bununla baş edebileceğine inanıyorum.” duygusunu vermektir.
Bu yüzden okulun ilk gününde çocuğa verebileceğimiz en önemli mesaj “Korkma.” değil, “Korksan da yapabilirsin.” mesajıdır.
Çünkü amaç çocuğun anneden hiç ayrılmaması değildir. Amaç, çocuğun zamanla annesinden ayrı kaldığında da kendisini güvende hissedebilen bir birey haline gelmesidir.
Ebeveynlikte en zor ama en kıymetli dönüşümlerden biri burada başlar: Çocuğumun korkusunu ortadan kaldırmak zorunda değilim. Onun korkusuyla baş edebileceğine güvenmeyi öğrenmeli ve öğretmeliyim.
Çünkü çocuk büyürken yalnızca dünyayı keşfetmez. Kendi gücünü de keşfeder.
Çocukların kaygısını tam olarak ortadan kaldırmak her zaman mümkün olmasa da onlara, kaygının içinden geçebileceklerini öğretebiliriz.
Cesaret korkmamak değildir, korkuya rağmen bir adım atabilmektir.
Ama burada çocuğun hikayesi kadar anne babaların hikayeleri de var.
Çocuk okul kapısından içeri girer.
Belki ağlar.
Belki arkasına dönüp bakar.
Belki “Gitme!” diye seslenir.
Anne ya da baba gülümsemeye çalışır.
“Tamam, hadi bakalım. Akşam görüşürüz.”
Sonra çocuk içeri girer.
Kapı kapanır.
Ve bazen asıl ayrılık çocuğun değil, anne babanın içinde başlar.
“Acaba iyi mi?”
“Beni özlüyor mu?”
“Yemek yedi mi?”
“Biri ona kötü davranır mı?”
“Ya ağlarsa?”

Çocuk birkaç dakika sonra oyuna dalabilir.
Anne hala çocuğunu düşünür.
Çünkü çocuk büyürken yalnızca onun dünyası değişmez.
Anne babanın dünyası da yeniden kurulmak zorundadır.
Belki de ebeveynlik, çocuğun elini tutarak yürümeyi öğretmek kadar, zamanı geldiğinde o eli bırakabilmeyi öğrenmektir.
Çünkü sevgi, birini sürekli yanında tutmak değil; onsuz da ayakta kalabileceğine güvenebilmektir.
Bu yüzden okulun ilk gününde çocuğunuzun çantasına sadece beslenme koymayın.
Biraz da güven koyun.
“Dikkatli ol.”
“Kimseyle konuşma.”
“Bir şey olursa hemen beni ara.”
demekten önce şunu söyleyin: “Sana güveniyorum.”
Çünkü çocuğun okulun ilk günlerinde öğreneceği en önemli şey matematik, alfabe ya da sınıf kuralları değil; “Annem gider ama geri gelir.” Duygusunu öğrenmesidir.
Ve bir gün bu cümlenin başka bir versiyonunu da öğrenir: “Annem yanımda olmasa da ben yapabilirim.” İşte büyümek biraz da budur.
Felsefenin en zor sorularından biri belki de şudur:
Sevdiğimiz birini korumanın yolu, onu yanımızda tutmak mı; yoksa kendi ayakları üzerinde durabileceğine inanmak mı?
Cevabı çocuk büyüdükçe ortaya çıkar.
Çünkü hayat, hiçbir çocuğu sonsuza kadar anne babasının elinde tutmaz.
Bugün okul kapısında elini bırakırsınız.
Yarın üniversite kapısında…
Sonra başka bir şehirde…
Belki başka bir ülkede…
Ve bir gün kendi hayatının kapısını açarken, sizin elinize değil; sizden aldığı güvene ihtiyaç duyar.
Bu yüzden bugün okul kapısında uzun vedalar yapmayın.
Kendi kaygınızı çocuğunuzun sırtına yüklemeyin.
Siz sakin olun ki o da dünyanın güvenli bir yer olabileceğine inansın.
Çünkü çocuklar, bizim söylediklerimizden çok bizim dünyaya nasıl baktığımızı öğrenirler.
Ve belki bugün ona verebileceğiniz en büyük hediye şudur: “Korkabilirsin, özleyebilirsin, ağlayabilirsin bununla birlikte yapabilirsin. Ben sana güveniyorum.”
Bazı kısa süreli vedalar: “Artık kendi başına yürüyebileceğine inanıyorum.” demenin başka biçimidir.
Okulun ilk günü, çocuğun hayatındaki ilk büyük ayrılık değil… Kendi hayatına attığı ilk adımdır.
Evet şimdi okullu olduk: Hem onlar, hem biz.

Paylaşın:
Etiketler:
#

SENDE YORUM YAZ