
Dün yaşanan ve hepimizi sarsan okul baskını, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda derin bir toplumsal kırılmanın da göstergesi. 14 yaşında bir çocuğun, yaşıtlarını ve öğretmenini hedef alması; artık “çocukluk” dediğimiz alanın sandığımız kadar masum ve korunmuş olmadığını acı bir şekilde hatırlatıyor.
Bugün birçok aile aynı soruyu soruyor: “Çocuğum güvende mi?”
Ama belki de sormamız gereken daha zor bir soru var: “Çocuklarımız neyin içinde büyüyor?”
Şiddetin Normalleştiği Bir Dünya
Bugünün çocukları, şiddeti yalnızca bir “haber” olarak görmüyor. Şiddet; oyunlarda puan, dizilerde karizma, sosyal medyada dikkat çekme aracı haline gelmiş durumda. Özellikle şiddet içeren bilgisayar oyunlarında, vurmak ve yok etmek çoğu zaman ödüllendiriliyor. Dizilerde ise elinde silah tutan karakterler; güçlü, korkusuz, hatta çoğu zaman “haklı” ve “çekici” olarak sunuluyor.
Bir süre sonra çocuk zihninde şu tehlikeli algı oluşabiliyor: Güçlü olmak istiyorsan, korkulan biri olmalısın.
Bu noktada mesele sadece içerik tüketimi değil; kimlerin idol haline getirildiği.
Bugün birçok çocuk için rol model; kitap okuyan, düşünen ya da üreten kişiler değil, ekranlarda silahıyla sorun çözen karakterler olabiliyor. Şiddet uygulayan bir karakterin alkışlanması, onun “kahraman” gibi sunulması, çocukların değer dünyasını sessizce şekillendiriyor.
Henüz kimlik gelişimi tamamlanmamış bir çocuk için bu mesajlar, gerçeklik ile kurgu arasındaki sınırı bulanıklaştırır. Özellikle duygusal ihmal, dışlanma, öfke birikimi veya değersizlik hissi yaşayan çocuklar için şiddet; bir ifade biçimi, hatta bir “çözüm yolu” gibi algılanabilir.
Bu yüzden şunu açıkça söylemek gerekir: Hiçbir çocuk durduk yere şiddete yönelmez. Ama her çocuk, uygun koşullar oluştuğunda şiddete yönelebilir.
Fail de Çocuksa Ne Yapacağız?
Toplumsal refleks genelde faili “canavarlaştırmak” olur. Bu anlaşılabilir ama eksik bir tepkidir. Çünkü fail de bir çocuktur ve o çocuk bir yerlerde ihmal edilmiştir.
Bu, yapılanı mazur görmek değildir ama nedenleri görmezsek, benzer olayları engelleyemeyiz.
Bir çocuğu şiddete götüren yollar genellikle sessizdir:
• Uzun süre fark edilmeyen yalnızlık,
• Aile içinde iletişimsizlik,
• Sürekli bastırılan öfke,
• Okulda zorbalık veya dışlanma,
• Kontrolsüz medya tüketimi ve şiddet içeriklerine yoğun maruziyet.
Bu faktörler bir araya geldiğinde, çocuk kendini görünür kılmak için en uç noktaya yönelebilir.
Korku İçindeki Aileler: Ne Yapmalı?
Bugün ailelerin kaygısı çok gerçek. Ancak çocuklara verilecek mesaj, korkuyu büyütmek değil, güveni inşa etmek olmalı.
Çocuklara “her yer tehlikeli” demek, onların dünyasını daraltır.
Ama “hiçbir şey olmaz” demek de güveni zedeler.
Doğru denge şudur:
• Gerçeği saklamadan ama detaylara boğmadan anlatmak,
• “Tüm insanlar tehlikelidir” genellemesini kırmak,
• Duygularını ifade etmelerine izin vermek.
En önemlisi ise şu: Çocuklar, güvende oldukları söylemimizden çok, hissettiklerimizden, anlar. Eğer ebeveyn sürekli kaygılıysa, çocuk bunu devralır.
Asıl Mücadele Evde Başlar
Bu tür olaylardan sonra güvenlik önlemleri tartışılır, yasalar konuşulur. Bunlar elbette gereklidir. Ancak asıl mesele daha derindedir.
Bir çocuk evde görülmüyorsa, okulda duyulmuyorsa, sosyal hayatta kabul görmüyorsa; bir yerden sonra kendini “var etmek” için en uç yolları deneyebilir.
Bu yüzden çözüm yalnızca dışarıda değil, evin içinde başlar:
• Çocuğu gerçekten dinlemek,
• Yargılamadan duygularını kabul etmek,
• Öfkesine alan tanımak ama yönlendirmek,
• Dijital dünyasını denetlemek; ne izlediğini, kimi örnek aldığını anlamaya çalışmak.
Çocuklar en çok şunu ister: Görülmek. Duyulmak. Anlaşılmak.
Dün yaşananlar bir istisna gibi görünmek istenebilir. Ama aslında bu, uzun süredir biriken bir sorunun yüzeye çıkmasıdır.
Eğer çocukları sadece korumaya çalışır, ama onları anlamazsak; yarın hem kurbanları hem de failleri konuşmaya devam ederiz.
Şu en kritik soruyu sormadan bitirmeyelim: Çocuklarımız kimi örnek alarak büyüyor?
Unutmayalım: Bir toplum, çocuklarının neye dönüştüğüne bakarak kendini görür.
Etiketler: Tugay YazganBENZER HABERLER