
Sevgili Kovukhan,
Sana bu mektubu, aradan geçen birkaç yüz bin yılın ardından yazıyorum. Evet, yanlış duymadın: Birkaç yüz bin yıl. Sen beni tanımazsın, ben de seni hiç görmedim ama seni tanıyorum. Merak etme, dünya hala dönüyor; insanlık da hala geçim derdinde.
Senin de bir eşin, çocukların ve başını sokacak bir mağaran vardı. Akşam eve döndüğünde çocuklarının karnını doyurmak, eşinin güvenliğini sağlamak, ertesi gün ne yiyeceğinizi düşünmek zorundaydın. Senin hayatın zordu Kovukhan ama bizimki de pek kolay sayılmaz.
Aramızdaki en büyük fark şu: Senin barınma problemin vardı, bizim konut kredisi problemimiz var. Sen mağaranı kaybetmemek için mücadele ediyordun, biz ev sahibi olmak için mücadele ediyoruz. Sen kış gelmeden yiyecek depoluyordun, biz ay sonu gelmeden maaşın nereye gittiğini anlamaya çalışıyoruz.
Senin düşmanın yırtıcı hayvanlardı, bizimkiler biraz daha medeni: Kira, faiz, enflasyon, işsizlik ve faturalar.
İnsanlık gerçekten ilerledi Kovukhan hem de inanılmaz ilerledi.
Sen ateşi buldun, biz nükleer enerjiye ulaştık.
Sen taşla avlanıyordun, biz yapay zeka geliştirdik.
Sen duvarlara av hayvanları çiziyordun, biz Mars’a araç gönderiyoruz.
Sen haberleşmek için bağırıyordun, biz saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna görüntülü konuşma yapıyoruz.
Sen geceleri yıldızlara bakıyordun, biz uzayı teleskoplarla inceliyoruz.
Sen “Bugün ne yiyeceğiz?” diye düşünüyordun biz de düşünüyoruz.
Sadece bizim menü biraz daha uzun: “Evde yemek mi yapalım, dışarıdan mı söyleyelim?”
Fakat burada sana bir itirafta bulunmam gerekiyor Kovukhan, teknolojide çağ atladık ama bazı meselelerde senden pek ileri gidememişiz. Senin temel sorunun hayatta kalmaktı. Bizim temel sorunumuz da hala hayatta kalmak.
Sadece yöntemler değişti, sen açlıktan korkuyordun, biz işsiz kalmaktan; sen vahşi hayvanlardan korkuyordun, biz birbirimizden… Sen kabile tarafından dışlanmaktan çekiniyordun, biz sosyal medyada linç edilmekten, sen mağaranı koruyordun, biz mülkümüzü.
Sen çocuklarının geleceğini düşünüyordun, biz de çocuklarımızın geleceğini düşünüyoruz. Üstelik onların geleceğini düşünürken bir yandan kendi geleceğimizin emeklilik yaşına yetişip yetişemeyeceğini hesaplıyoruz.
Sosyologlar buna modern toplum, Psikologlar kaygı, ekonomistler arz-talep dengesi dedi haberin olsun. Filozoflar ise bir kenara çekilip: “İnsan değişti ama temel korkuları pek değişmedi.” dedi.
Ve galiba haklılar.
Çünkü insanlık tarihini biraz kazıyınca altından hep aynı şeyler çıkıyor: Güvenlik, aidiyet, barınma, beslenme, sevgi, statü ve gelecek.
Sadece ambalajları değişiyor.
Sen kış gelmeden yiyecek depoluyordun, biz maaş yatınca faturaları ödüyoruz.
Aradaki tek fark teknoloji.
Sen taşla avlanıyordun, biz kredi kartıyla.
Sen mağaranın girişine taş koyuyordun.
Biz çelik kapı takıyoruz.
Sen kabileden kabul görmek istiyordun.
Biz sosyal medyada beğeni bekliyoruz.
Sen çocuklarının yanında güçlü görünmeye çalışıyordun.
Biz “Her şey yolunda” diyerek kredi kartı ekstresini kapatmaya çalışıyoruz.
Senin de muhtemelen eşinle tartışmaların vardı, buna eminim. Çünkü medeniyet henüz evlilik sorunlarını çözebilecek kadar ilerlemedi.
Hatta belki sen de eve geç geldiğinde eşin: “Yine nerelerdeydin?” diye soruyordu.
Sen: “Avlanıyordum.” diyordun.
Bugün bir adam aynı soruya: “Toplantıdaydım.” diye cevap veriyor. Anlayacağın karılarımızdan hala korkuyoruz, bu konuda yalnız değilsin.
Ama hakkını da teslim edelim Kovukhan biz bazı şeyleri gerçekten başardık.
Hastalıkları tedavi ediyoruz.
Organ nakli yapıyoruz.
İnsan ömrünü uzattık.
Dünyanın herhangi bir yerinden bilgiye ulaşabiliyoruz.
Bir insanın sesini ve görüntüsünü dünyanın öbür ucuna taşıyabiliyoruz.
Milyonlarca insan aynı anda aynı bilgiye ulaşabiliyor.
Ama bütün bu gelişmelerin ortasında hala bir insanın omzuna başımızı koyup: “Merak etme, ben yanındayım.” demesine ihtiyacımız var.
Eskiden bir çocuğun dünyası doğduğu köy kadardı.
Şimdi cebindeki telefon kadar büyük.
Fakat burada da tuhaf bir çelişki var.
Bilgi çoğaldı, bilgelik aynı hızda çoğalmadı.
İletişim arttı, anlaşmak zorlaştı.
İnsanlar birbirine daha kolay ulaşıyor ama birbirine daha zor dokunuyor.
Arkadaş listelerimiz kabardı, yalnızlığımız azalmadı.
Dünyanın öbür ucundaki insanın ne yaptığını biliyoruz; yan odadaki insanın ne hissettiğini bilmiyoruz.
Sen mağaranda birkaç kişiyle yaşıyordun.
Biz milyonlarca insanın içinde yalnız kalabiliyoruz.
İşte burada biraz utanıyorum Kovukhan.
Senin mağaran küçüktü muhtemelen, bizim evlerimiz daha büyük. Gel gör ki birçok komşumuzun adını bile bilmiyoruz.
Senin zamanında “barınma” bir mağara bulmaktı. Bugün barınma; kira sözleşmesi, depozito, aidat, kredi, faiz, metrekare ve konum demek.
İnsanlık mağaradan rezidansa geçti. Ama başını sokacak güvenli bir yer bulma ihtiyacı hiç değişmedi. Galiba insanın en eski mücadelesi dışarıdaki dünyaya karşı içeride güvenli bir alan oluşturmak.
Bugün bir baba çocuğunun okul masrafını düşünürken, bir anne çocuğunun geleceğini planlarken, bir genç ilk evini nasıl alacağını hesap ederken aslında aynı kadim sorunun peşinde: “Yarın güvende olacak mıyız?”
Eşin Yuva çocuklarını mağaranın içinde uyuturken sen de onların yarınını düşünüyordun değil mi?
Değişen dünya.
Değişmeyen soru.
Sevgili Kovukhan,
Sana güzel bir haber vereyim:
Artık taş devrinde değiliz.
Ama bazen insanlık olarak taş devrinden çıkıp çıkmadığımızı kendimle tartışıyorum.
Taş baltaların yerini akıllı telefonlar aldı.
Mağaraların yerini apartmanlar aldı.
Ateşin yerini elektrik aldı.
Kabilelerin yerini toplumlar, devletler ve şehirler aldı.
Ama kıskançlık hala aynı kıskançlık.
Korku hala aynı korku.
Açgözlülük hala aynı açgözlülük.
Yalnızlık da aynı yalnızlık…
Ve insanın sevdiği insanları koruma isteği hala aynı.
Belki de uygarlık dediğimiz şey, insanın içindeki ilkelliği ortadan kaldırmak değil; onu yönetmeyi öğrenmek.
Çünkü insanın eline taş verirsen taşla vurabilir. Milyonlarca dolarlık teknoloji verirsen de daha gelişmiş araçlarla aynı şeyi yapabilir. Demek ki mesele teknolojinin ne kadar geliştiği değil: İnsanın kendisinin ne kadar geliştiği.
İşte bu yüzden sana biraz kıskanarak bakıyorum sevgili Kovukhan.
Senin hayatın çok daha zordu.
Ama bazı şeyler çok daha basitti.
Senin derdin “Bugün hayatta kalabilecek miyiz?” idi.
Bizim derdimiz bazen “Bu kadar şeyin içinde nasıl yaşayacağız?” oluyor.
Sen doğayla mücadele ediyordun.
Biz kendi yaptığımız dünyayla.
Sen vahşi doğadan korkuyordun.
Biz betonlaşmış şehirlerden.
Sen karanlıktan korkuyordun.
Biz bazen aydınlıkta bile kendimizi kaybediyoruz.
O yüzden sevgili Kovukhan,
Sana bu mektubu yazarken aslında sana değil, biraz da kendimize yazıyorum; çünkü insanlık tarihinin en büyük ironisi galiba mağaradan çıkıp hala kendimize güvenli bir yuva aramak.
Belki de gerçek ilerleme, daha yüksek binalar yapmak değil daha güvenli evler kurmak. Daha hızlı internet değil, daha gerçekçi iletişim kurmak. Daha çok para değil, daha az korkuyla yaşamak. Daha uzun ömür değil yaşadığımız ömrün içinde daha çok hayat bulmak.
Sen ateşi bularak karanlığı biraz azalttın Kovukhancım, biz teknolojiyle geceleri gündüze çevirdik ama galiba hala yapmamız gereken en zor şey aynı: İnsanın içindeki karanlığı aydınlatmak.
Şimdilik hoşça kal eski dost.
Eşin Yuva’ya selam söyle.
Çocukların Kaya ve Çakmak’ı öpüyorum, büyüdüklerinde onlara benden bahsetme. Çünkü bizim çağımızı anlatırsan sana inanmayabilirler.
Onlara sadece şunu söyle: “Binlerce yıl sonra insanlar çok gelişmiş olacaklar. Ama yine de bir evin kirasını nasıl ödeyeceklerini düşünecekler.”
Ve eğer gülerlerse… Sen de gül çünkü bazı şakalar, insanlık tarihinden daha eski…
İnan bana Taş Devri’nden beri değişmeyen bir gerçek var: İnsan, önce hayatta kalmaya; sonra da hayatın gerçekten yaşamaya değer olduğuna inanmak istiyor.
Sevgilerimle,
Gelecekten bir arkadaşın.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI
14 Ağustos 2026 Ekonomi, Genel, Gündem, KÖŞE YAZILARI, Tüm Manşetler
10 Ağustos 2026 Ekonomi, Genel, Gündem, KÖŞE YAZILARI, Tüm Manşetler
05 Ağustos 2026 Ekonomi, Genel, Gündem, KÖŞE YAZILARI, Tüm Manşetler
01 Ağustos 2026 Ekonomi, Genel, Gündem, KÖŞE YAZILARI, Tüm Manşetler